Sabahın erken saatlerinde Buhara sokakları…
Değerli okurlarım,
Gezerek gördüklerini ve yaşadıklarını mektupları ile bana bildiren değerli dostum Mustafa Saygı, bugün bana Buhara’dan 13’üncü mektubunu gönderdi. Kendisinden bir Türkistan fenomeni olarak söz edebileceğim dostumun bugünkü mektubu şöyle:
Son mektubumda, Buhara tren istasyonu ile otel arasında, Buhara’ya dair zihnimden geçen ilk bilgileri sizinle paylaşmıştım başkanım. Bu mektubumda ise, adını çocukluk yıllarımdan itibaren sıkça duyduğum, hangi coğrafyada bulunduğunu o vakitler tam olarak tasavvur edemediğim, bugün ise bizzat içinde yürüdüğüm Buhara’nın sokaklarındayım. Bir zamanlar hayalini kurduğum o büyülü şehrin manevi ve esrarengiz havasını, sabahın erken saatlerinde solumak istiyorum.
Saat 07.00. Güneş çoktan doğmuş. Hafif ve tatlı bir rüzgâr esiyor. Buhara sokakları şimdiden hareketli. Otelden çıktım, şehir merkezine doğru Semerkant Caddesi üzerinden yürümeye başladım. Cadde oldukça dar. Buna rağmen, başta sarı taksiler olmak üzere araçlar vızır vızır yanımdan geçiyor. Evlerden kızartma kokuları yükseliyor. Sabahın bu saatinde bu kokulara şimdilik bir anlam veremiyorum. Evlerin büyük, ahşap ve rengârenk dış kapıları ise hemen dikkatimi çekiyor.
Bir köşede, taksiciler sigaralarını yakmış, ayakta müşteri beklerken kendi aralarında sohbet ediyorlar. Şehir merkezine yaklaştıkça, bu erken saatte sokak kenarlarına kurulmuş bir halk pazarıyla karşılaşıyorum. Kadınlar kavun, karpuz, domates, salatalık, yeşil fasulye satıyorlar. Öte yandan, ellerinde süt bidonlarıyla yürüyen insanlar göze çarpıyor. Bir berber dükkânı da açık, müşteri yok ama kapısı açık…
Semerkant Caddesi boyunca sağlı sollu küçük ve büyük mescitler sıralanıyor. Sabah namazı kılınıp cemaat dağıldığı için ortalık sakin. Ancak bu mescitlerden birinin önünde, henüz dört yaşlarında bir çocuk ellerini açmış dua ediyordu. Bu manzara, Buharalıların güneş doğmadan hayata başladıklarını anlatmaya yetiyordu.
Şehir merkezine yaklaşırken, sol tarafta resmî bir daire olduğu her hâlinden belli olan bir binanın cephesinde, büyük harflerle yazılmış bir slogan dikkatimi çekti:
“Vatan için, Millet için, Halk için.”
Bir an, ister istemez ülkücüler geldi aklıma. Herhalde bu sloganı yazanlar da Özbekistan ülkücüleridir diye düşündüm. Sonradan öğrendim ki bina bir hastaneymiş; slogan ise iktidar partisi Liberal Demokrat Parti’ye aitmiş.
Saygıdeğer başkanım, sabahın erken saatlerinde Buhara sokaklarında yürümek, bir şehirde dolaşmaktan ziyade zamanın katmanları arasında gezinmek gibi hissettirdi bana. Karşıma çıkan ilk tarihî mekân, Labi Havuz Meydanı oldu. Yanı başında Nadir Divan Beyi Medresesi… İnsanı büyüleyen bu eser, adeta sükûnetin mimariye bürünmüş hâli. Mavi çinilerle süslenmiş taç kapısı, ilk bakışta bir ilim yuvasından çok, Türkistan masallarından çıkıp gelmiş bir kapıyı andırıyor.
Seyretmeye doyamıyorsunuz. İlimle irfan, aynı avluda sessizce yan yana duruyor sanki. Çinilerdeki efsanevî kuş figürleri göz kamaştırıyor. İslam mimarisinde nadir rastlanan bu semboller, Buhara’nın sadece akılla değil, hayalle de inşa edildiğini hatırlatıyor insana. Labi Havuz’un dingin sularına düşen yansımalarla birlikte medrese, şehrin ruhunu ağır ağır ziyaretçinin içine bırakıyor.
Bu hayranlık hâli içindeyken, karşınızda tuğladan örülmüş, ağırbaşlı ve bir o kadar da görkemli binalar duruyor. Anıtsal taç kapısından içeri adım attığınızda, bir medreseye değil, asırlar boyunca emirlerin hüküm sürdüğü bir devlet merkezine girdiğinizi hissediyorsunuz. İki yandaki silindirik kuleler, Buhara’nın siyasi hafızasını ayakta tutan suskun muhafızlar gibi. Bu kapıdan kimlerin geçtiğini, hangi kararların burada alındığını düşünmeden edemiyor insan.
İki eseri de sabahın erken saatlerinde, doyasıya seyrettim başkanım. Aynı yoldan otele dönerken arkama dönüp, ‘Nadir Divan Beyi Medresesi şehrin ruhunu, Labi Havuz Meydanı ise aklını temsil ediyor’ diyesim geldi. Belki bu kanaate varmak için henüz erken. Gün içinde daha neler göreceğiz bakalım. Ama Buhara, şimdiden insanın içine yerleşen bir şehir.
Otele dönerken, bir saat önce burnuma gelen kızartma kokularının sırrını da çözmüş oldum. Zira birçok dükkânın önünde, yağda kızartılmış pişiler satılıyordu. Bir saat öncesine kıyasla Semerkant Caddesi daha canlı, daha kalabalıktı. Cadde üzerindeki küçük dükkânlarda kadınların hamur işleri yaparak aile bütçelerine katkı sağladıklarını görmek de ayrıca dikkatimi çekti.
Kahvaltıdan sonra, Buhara’ya ruh veren mekânları gezmeye devam edeceğim başkanım. Bir sonraki mektubumda görüşmek üzere. Hoşça kalınız.
Kadirşinaslıkla başkanım,
Veyis Güngör
30 Eylül 2025