Semerkant–Buhara Tren Yolculuğu ve bir fikri yeniden kurmaya davet…
Başkanım, Emir Timur’un, Uluğ Bey’in, Kusem İbn Abbas’ın ve İmam Maturidi’nin şehri Semerkant’tan ayrılmak doğrusu kolay olmadı. İnsan, böyle bir şehrin havasına, ruhuna ve tarihine kısa sürede uyum sağlıyor. Semerkant tren istasyonu da en az şehir kadar düzenli, bakımlı ve modern. Taşkent–Semerkant hattındaki trene kıyasla Semerkant–Buhara treni beklediğimizden çok daha konforlu çıktı. Dakik bir şekilde hareket etti, koltuklar rahat, ortam sakin ve dışarıdaki manzara, insanı adeta yeniden düşünmeye davet ediyordu.
Yaklaşık iki saat süren yolculuk boyunca, başkanım, özellikle İmam Maturidi’nin huzurunda yaptığım iç muhasebenin tesirinden bir türlü kurtulamadım. Telefonumun notlar bölümüne daha önce kaydettiğim Semerkant ve Buhara’ya ilişkin arşivime göz atmaya başladım.
Notlar arasında, İmam Maturidi’nin aklı önceleyen düşüncesiyle büyük ölçüde örtüşen, Diyanet İşleri eski Başkanı Prof. Ali Bardakoğlu’nun 2017 yılında yayımladığı “Din Anlayışımız Üzerine 14 Madde” dikkatimi yeniden çekti. Bardakoğlu, “Müslümanların dünya–ahiret dengesini kaybettiğini” ifade ediyor. “Müslümanlığı sadece inanma ve namaz, oruç, hac gibi ritüellere indirgememizin, mahcup edici sonuçlar doğurduğu; Müslümanlarda öfkenin hâkim olduğu, birçok coğrafyada Müslümanların birbirinin boğazına sarıldığını” söylüyor Bardakoğlu. Ayrıca “dinin sadece namaz kılmaktan ibaret olmadığını; insanlığa, barışa, şefkate, dünyanın imarına yönelik her güzel davranışın bir ibadet olduğunu” vurguluyor. “Türkiye’de bazı dini grupların kamusal alanda kontrolsüz biçimde örgütlenmesiyle FETÖ gibi yapıların ortaya çıktığını da” hatırlatarak, “Dindarlığı dar bir alandan çıkarıp düşünceyi, bilgiyi, iyiliği, adaleti, mağdurun yanında olmayı da ibadet olarak anlamamız gerekir” diye ekliyor. Görüşleri Töreli düşünceye, İmam Maturidi’ye, yani Türk aklına son derece yakın Bardakoğlu’nun. Bardakoğlu, bizi ‘bir fikri yeniden kurmaya’, ‘yeniden düşünebilme cesaretini göstermeye’ davet ediyor.
Semerkant’la ilgili başka bir not ise Ömer Hayyam üzerineydi, başkanım. Tren penceresinden bozkırın genişliğini seyrederken, Amin Maalouf’un anlattığı Ömer Hayyam hikâyesi birden zihnimde canlandı. Hayyam’ın Semerkant’a ilk geldiği gün, İbn-i Sina’nın dostu Uzun Cabir’in mahalle meydanında uğradığı saldırıya dayanamayarak “Bırakın zavallıyı gitsin!” diye haykırmasıyla başlayan o sahne… Çete başının “O bir zındık, sarhoş, feylesof! Peki sen de kimsin?” diye çıkışması, ardından Hayyam’ın ham softalara tarafından önce hırpalanması ve sonra ‘simyacı’ olduğu iddiası… Olayın Semerkant Kadısı Ebu Tahir’e intikal etmesi… Kadının Hayyam’ı tanıması, ona gösterdiği derin hürmet ve aralarında geçen o anlamlı sohbet… Hayyam’ın “Yıldızlara bakarım, gökyüzünü izlerim, matematik ve geometriyle uğraşırım. Yaratana şükredip her şeyin O’ndan geldiğine inanırım.” sözleri… Kadı Ebu Tahir’in ise “Allah seni zekâ ile donatmış ama diline hâkim olmayı unutma; yoksa buralarda barınamazsın” diye nasihatte bulunması ve Hayyam’a bir defter uzatması… Sonradan “Semerkant Yazması” olarak bilinecek rubailer işte o defterde hayat bulacaktı.
Başkanım, ben bütün bunları okurken ve üzerinde düşünürken tren Buhara’ya yaklaşmıştı. Notlarımda Buhara’ya dair karşıma çıkan ilk başlık ise Türkistan coğrafyasında doğan eğitim ve kültür temelli “Ceditçilik” hareketinin Buhara koluydu. Ceditcilik hareketine, daha önceki mektuplarımda da kısaca değinmiştim. Bu notta, Buhara Emîrliği’ndeki Ceditçilerin —A. Burhanov, S. Ayni, M. Burhanov, Osman Hoca, A. Fıtrat, F. Hocayev, M. Mansurov— yani Yaş Buharalıların, Bolşeviklerle iş birliği yapması; Emir Alim Han’ın devrilmesi ve Buhara Halk Sovyet Cumhuriyeti’nin kurulması anlatılıyordu. Ne var ki, Türkistan’ın diğer bölgelerinde olduğu gibi, Ceditciler yeni kurulan rejimde görev almış olsalar da, kısa süre sonra bu aydınlar da Stalin’in kıyımına uğradılar. Özellikle Feyzullah Hocayev ve Abdurrauf Fıtrat’ın akıbeti Türkistan’ın hafızasında kanayan yaralardan biri olarak kaldı. Cedidcilerin o yıllarda Türkistan halkları için dinî, sosyal ve siyasi haklar elde etme hareketi maalesef sekteye uğratıldı. Ya da idealleri sadece ertelendi.
Başkanım, iki saatlik Semerkant–Buhara yolculuğunda geçmişe dair notlarım beni bir kez daha düşündürdü. Ve nihayet, bir zamanlar ilmin merkezi, yüzlerce medresesiyle dünyanın dört bir yanından âlimleri, öğrencileri, araştırmacıları çeken BUHARA’ya adım attık.
Artık birkaç gün boyunca, “Doğu’nun Medinesi” ve “Kubbetü’l-İslam” olarak anılan, Alp Er Tunga’yı, İbn-i Sina’yı, Yedi Pirleri, Şah-ı Nakşibendi’yi hatırlatan bu kadim şehirdeyiz.
Başkanım, bu aşk ve heyecanla mektubuma burada ara veriyorum. Bir sonraki mektuplarım, tahmin edileceği üzere, Buhara’nın sıcak ve bereketli ikliminden yazılacak…
Veyis Güngör
Buhara, 30 Ekim 2025