Kuşaklar arasındaki ihtilaflarda sosyal çevrenin etkisi

Avrupa ülkelerinde yaşayan Türkler, 60 yıllık bir göç tarihi ve tecrübesine sahipler. Artık Avrupa’da dördüncü kuşak Türkler var. Düğünlerde, bayramlarda, etkinliklerde bazen bu dört kuşağı bir arada görmemiz mümkün olmaktadır. Dört kuşak, her ne kadar, ortak bazı özellikler taşısalar da, her kuşağın kendine ait farklı bir dünyası bulunmaktadır. Her kuşağın, hayatı anlamlandırmalarında çeşitlilik ya da hayata yükledikleri anlamda farklılıklar görülmektedir. Söz konusu farklılıklar, her ne kadar sosyal psikolojinin bir çalışma alanı olsa da, Avrupa Türklerinin geleceği ile ilgilenenlerin üzerine düşündükleri önemli bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu makale, insanın etkilenmeye ve değişmeye müsait bir varlık olduğundan hareketle, kuşaklar arasındaki farklılaşmanın, bir çatışmadan öte, hayatın, yani varoluşun bir esprisi olduğu ve özellikle yeni kuşakların, oldukları şekliyle anlaşılmalarını irdeleyecektir. Bu makale ayrıca, çağın ihtiyaçları doğrultusunda oluşturulacak sosyal çevre ve kurumlarla, gençlerin doğuştan sahip oldukları yeteneklerin ortaya çıkmasına katkıda bulunmayı teklif etmektedir.

Pedagoji fakültesinin daha birinci sınıfında, ‘insanın etkilenmeye ve öğrenmeye en müsait sosyal bir varlık olduğunu’ öğrenmiştik. Söz konusu etkilenme her hangi bir bireyden olacağı gibi, sosyal çevreden yani ait olduğu gruptan, aileden, siyasi, kültürel, mahalle çevresinden olabilir (1).
İnsan aynı zamanda, değişen ve değişmeye açık sosyal bir varlıktır. Değişim, bazen yaşanılan bir tecrübeden, karşı karşıya gelinen bir olaydan olabilir. Değişim, aynı zamanda, eğitim ve öğretimden, eğitim sürecinde ortaya çıkarılan kabiliyetlerden de meydana gelebilir. Dolayısıyla, insan eğitilebilen, şekillendirilebilen, yönlendirilebilen hatta kullanılabilen (Hitler Almanya’sında olduğu gibi) bir varlıktır.

Diğer taraftan, bir pedagogun, aylar belki yıllar süren araştırmaları sonucunda ortaya koyacağı, ancak ilmin kapısı olarak bildiğimiz Hz. Ali’nin, ”çocuğunuzu kendi zamanınıza göre değil, içine doğdukları zamanın şartlarına göre yetiştirin” ifadesi, bize insanın içinde yaşadığı sosyal çevreden ve çağdan nasıl etkilendiğini çok açık bir şekilde göstermektedir.
Yine, Hz. Ali’nin çocuklara nasıl yaklaşacağımızı anlatan ve aynı zamanda Hz. Peygamberin ahlakı olan, “çocuklarla 7 yaşına kadar çocuklaşın, oynayın. 7–15 yaş arasında çocuklarınızla arkadaş olun. 15 yaşından sonrada çocuklarınızla istişare edin.” ifadeleri de, modern pedagojinin metotları arasında yer almaktadır.

Dünyada ilk felsefi roman olarak bilinen, Ebu Bekir İbn-i Tufeyl’in ‘Hayy İbn Yaqzan’ eserinde de, insanın içinde bulunduğu çevrenin düşünce ve gerçeği algılamada nasıl etkili olduğu anlatılır. Issız bir adada tek başına yaşayan Hayy, çocuk yaştayken bir ceylanın yardımıyla ve sonra tek başına çevresiyle ilişki kurup, karşılaştığı yeniliklerle bir varoluş anlayışı geliştirir.
Hayy, etrafında gördüğü her şeyi inceler, çevreye uyum sağlar, yırtıcı hayvanlara karşı savunma aletleri geliştirir. Doğuştan gelen ana kabiliyet ve özelliklerini çevrenin etkisiyle geliştiren Hayy, bir müddet sonra kendi düşünce felsefesini deneme-yanılma, akıl ve yorum, sezgi yoluyla geliştirdiği tasavvufi görüş ile, bütün gördüklerini, geceyi, gündüzü, güneşi, dünyayı, alemi yaratan bir Allah’ın olduğuna inanmıştır.
Hayy, yaşamının ilerleyen bölümünde, Absal ile karşılaşır. Kısa bir surede, Absal ile iletişim dili geliştirir. Tecrübelerini ve bildiklerini Absal’a anlatır. Hayy, Absal’ın geldiği ve arkadaşı Salaman’ın yönetici olduğu şehirdeki insanları merak eder. Absal’ın istememesine rağmen, şehirde yaşayan insanlara tecrübe ve bilgilerini anlatmak ister Hayy. Ancak, başarılı olamaz. Çünkü, insanlar yaşadıkları çevreye göre yetişmişlerdir. Muhatap oldukları şartlar, Hayy’ın yaşadığı şartlardan çok farklıdır. Şehirdekiler, zahiri geleneğin temsilcisi olup, namaz, oruç, zekat, v.d. ibadetler onlar için yeterlidir. Hayy, Absal ile adaya geri döner. Çünkü, Hayy ve Absal, Bâtıni ve zahiri ilimlere vakıftırlar. Şehirlilerle aralarındaki ihtilaf gayet normaldir.

İnsanın temel problemlerine değinen bir diğer eser de, bilindiği üzere, Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi Efendi’nin kaleme aldığı A’mâk-ı Hayâl kitabıdır. Romanın kahramanı Râcî, tüm okumalarına ve birikimlerine rağmen, hayata dair sorulara cevap bulmakla meşguldür. İçinde bulunduğu sosyal çevre Râcî’yi bir türlü tatmin etmemektedir. Ve bir gün mezarlıkta yaşayan Aynalı Baba’yla karşılaşması romanın kahramanının dünyasını değiştiriyor. Ney dinletisi ve ateş üstündeki cezvede kaynayan kahve eşliğinde, manevi bir yolculuğa çıkar Râcî. Aynalı Dede, değişimin insanın kendinde olduğunu işaret eden “Alem bir deniz, sen bir gemi; aklın yelkeni, fikrin dümeni, kurtar kendini, ha göreyim seni…” sözlerini söyler Râcî’ye.    

Biraz daha yakın tarihe gelirsek. Çok genç yaşta, 45 yaşında, ebedi aleme göç eden, yakın çağ Türk sosyal bilimlerinin önemli isimlerinden Erol Güngör de, ‘İslam’ın Bugünkü Meseleleri’ kitabında, insanın çevresi ve dış şartlar hakkında şu ifadelere yer verir: “Din değişmediği halde insanların onunla ilgili anlayışları değişiyorsa, o zaman bu değişmenin sebeplerini dinde ve insanlarda değil, fakat onların dışındaki şartlarda aramak gerekir.”
Demek ki, insanın içinde bulunduğu şartlar, yaşadığı çağ, ait olduğu çevre din ile ilgili algısını tayin ettiği gibi, varoluşla ilgili tasavvurunu da şekillendirmektedir.

Yukarıdaki örneklerden hareketle, insan şahsiyetinin gelişiminde ya da insanın hayata yüklediği anlam, yani hayatı anlamlandırmasında sosyal çevrenin, tahmin edilmez etkisinin olduğunun altını çizmemiz gerekmektedir.
Sosyal bilimler tarihinde söz konusu sosyal çevre, bazı sosyal bilimciler tarafından ‘kültür’ kavramıyla açıklanmıştır. Bunlara göre, insan içinde bulunduğu kültürün bir ürünüdür. Muhatap olduğu kültür, insanın hal ve hareketlerini belirliyor, hayatı anlamlandırmasında belirleyici oluyor.

Buna göre, gerek sosyal çevrenin gerek içinde bulunulan kültürün insan şahsiyetinin oluşmasında oynadığı belirleyici rol ve etkisinden hareketle, Avrupa’daki Türkler ve yetişen Türk çocukları hakkında yapılacak genel bir değerlendirmede aşağıdaki tespitleri yapmamız mümkündür.

Çocuklar, ergenlik çağında olanlar, gençler ve tüm insanlar etkilenmeye müsait olan canlı birer sosyal varlıklardır. Dolayısıyla, Avrupa’da yetişen Türk nesilleri de, içinde yaşadıkları ülkelerdeki sosyal çevrelerden etkilenmektedirler. Söz konusu, sosyal çevrelerden etkilenme, göreceli bir mesele olup, tartışılmaya müsaittir. Gençlerin, kişiliklerinin gelişmesinde, başta aile kurumu olmak üzere, okul, iş yeri, sokak, medya ve sosyal medya platformları önemli rol oynamaktadır. Biz bu sosyal çevrelere, Avrupa’da kurulan kültür merkezleri, camiler, sivil toplum kuruluşları, dernek ve vakıflar, spor kulüpleri yani Avrupa’daki Türk çocuklarının, hiç olmazsa bazılarının sosyalleşme süreçlerinin geçtiği, çevreleri ekleyebiliriz. Bütün bu kurumlar, sosyal çevre, bir taraftan Avrupa’da yetişen yeni Türk nesillerinin kişiliklerinin gelişmesi, şahsiyetlerinin oluşması, toplumun ve insanlığın bir üyesi olma yolunda katkı sağlamaktadır. Bu süreçlerde, günümüzde etkili olan dijital çağın metotları ve eğitim yöntemleri de tahmin edilemeyecek kadar etkilidir.

Avrupa Türklerinin geride kalan 60 yıllık göç tarihinde edindikleri tecrübeler ve oluşturdukları dini, kültürel, sosyal, sportif, eğitim, sanat v.b. kurumlar yani sosyal çevreler, hızla yeni ihtiyaçlar gereğince yeniden dönüştürülmelidir. Gençlerin dijital çağ içinde büyüdükleri gerçeğinden hareketle, modern terbiye ve eğitim yöntemleri yani yeni sosyal çevreler oluşturulmalıdır. Küresel yeniliklerin içinde yer almak, yeni yöntemleri kullanmak, devreye sokmak, Avrupa’daki Türk gençlerinin hayatı anlamlandırmalarında mutlaka rol oynayacaktır. Avrupa’da göçün başından bu yana verilen var olma mücadelesi, yeni zeminlerde, sosyal çevrelerde verilmelidir.

Avrupa’daki Türk çocuk ve gençlerinin, içinde yaşadıkları ülke gerçeklerine ters düşmeden, içinde yer aldıkları sosyal çevrelere uyum sağlamaları, birinci ve ikinci nesillere göre farklılıklar göstermeleri bir kültür veya kuşaklar arası çatışma olarak görülmemelidir. Diğer taraftan, Türk çocuklarının, aidiyet duydukları Türk toplumunun değerlerine de yabancılaşmamaları, dünyadaki Türk topluluklarıyla bir şekilde ilişki içinde olmaları sağlanmalıdır.  


Bunun için, yeni zeminlerde ve sosyal çevrelerde, Türklerin tarih içerisinde hayata yükledikleri anlam, yeniden güncellenmeli ve ilmek ilmek işlenmelidir. İnsanların doğuştan getirdikleri özelliklere kem gözle bakmayan, hoş gören, o özellikleri Allah’ın bir hediyesinin olduğunu kabul eden bir anlayışın öğretildiği bir pedagoji geliştirilmelidir.


Avrupa Türklerinin rotasını tayin edecek, düşünürlerin, filozofların, psikologların, sosyologların, hukukçuların, tarihçilerin, ilahiyatçıların, sanatçıların, çocukları ve gençleri etkileyecek sosyal çevrelerin içini doldurması gerekmektedir. Bunun yapılmaması halinde, tarihin acımasız tokadını tüm toplum olarak yeriz. Unutulmaması gereken bir gerçek ise, dünya tarihini yapanların bilgili insanlar olduğudur. O halde, sosyal çevrelerin etkisiyle şekillenen, kuşaklar arasındaki farkları bir çatışma olarak değil, varoluşun ve gerçeği anlamlandırmanın bir tezahürü olarak görülmeli ve kurumlar insanın doğuştan sahip olduğu yeteneklerinin ortaya çıkmasına yardımcı olmalıdır.

Veyis Güngör
27 Şubat 2022
REFERANS 66. SAYI

Scroll naar top