Veyis Güngör is schrijver en voorzitter van Turkevi in Amsterdam

Avrupa Türklerinin, kültürel kodlarımız doğrultusunda geliştirecekleri yeni bir dil

REFERANS Dergisi’nin son sayısı (58), ağırlıklı olarak ‘İnsan ve İnsan Tasavvurumuz’ üzerine ayrılmıştı. Naçizane, benim de bu çerçevede ele aldığım, “Avrupa Türkleri’nin güncelleyecekleri insan tasavvuru öğretisinde temel metinler” konulu yorumum, özetle şöyle bitmişti:Avrupa Türkleri olarak ortaya koyacağımız ‘insan tasavvuru’ anlayışımız, hiç şüphesiz her medeniyet ve kültürde var olan üç temel metin üzerine olacaktır. Kurucu, taşıyıcı ve sözlü metinler. Ayrıca, bilim üretme geleneği ve tarih, tefekkür ve felsefe geleneği, yani kavramlar, soyut temalar ve irfan geleneğimizi de bu temel metinlere ilave etmeliyiz”.

Bu makalemizde ise, üç temel metin ve bilim üretme, tarih, tefekkür ve felsefe geleneğinde yer alan referans isimler ve onların günümüze de ışık tutan düşünceleri üzerinde durulacaktır. Söz konusu düşünceler ve kültürel kodlarımız doğrultusunda, içinde yaşadığımız çağa uygun, özelde de Avrupa Türkleri’nin geliştirecekleri yeni bir dil hakkında önerilere yer verilecektir.

Makalemiz, kültür, medineyet ve düşünce tarihimizde önemli bir yere sahip olan, Hoca Ahmed Yesevi ve Sarı Saltuk örnekleriyle sınırlandırılmıştır. Hoca Ahmed Yesevi’nin 21’inci yüzyılda anlamı ve Sarı Saltuk’un Avrupa’da yaşayan Türk gençlerine muhtemel mesajı ele alınacaktır. Bu iki konuya giriş mahiyetinde de ‘Avrupa Türkleri’nin yeni bir dil geliştirmesi ve kullanmasının zorunluluğu’na da kısaca değinilecektir.

Yeni bir dil geliştirmek
Avrupa Türkleri’nin, özellikle son yıllarda içinde yaşadıkları ülkeler ile, aidiyet duydukları Türkiye arasında gelişen, yer yer sertleşen, diplomatik ilişkilerden olumsuz şekilde etkilendikleri bir gerçektir. Örneğin, son aylarda Fransa başta olmak üzere, bazı Avrupa ülkelerinin, Doğu Akdeniz’de ve Kafkasya’da, Türkiye ile karşı karşıya gelmelerinden kaynaklanan uluslararası ilişkilerde, bazı Avrupa ülkelerinin, faturayı Avrupalı Türkler’e çıkarma girişimi gözle görülür ölçüdedir. Yine, Paris ve Viyana’da işlenen insanlık dışı cinayetler çerçevesinde, Avrupa ülkelerinin teröre karşı aldıkları önlemlerden de, Avrupa Türkleri, hiç de hak etmedikleri payı alabilmektedir. Oysa çifte aidiyet ve çok yönlü bağlılık, hem köken ülke, yani anne-babanın geldiği ülke, hem de içinde yaşanılan, sosyalleşmenin gerçekleştiği ülke için, daha candan çalışmayı ve karşılıklı saygıyı beraberinde getirmelidir. Avrupa Türkleri, hem çifte aidiyetten kaynaklanan sorumluluklarının gerçekleşmesi için, hem de uluslararası ilişkilere alet olmamaları için, kendilerine has, günümüzde geçerli olan bir dil geliştirmek ve öğrenmek durumundalar.

Bunun için, yazar Abdulwahid van Bommel’a göre Avrupa Türkleri: “Öncelikle, içinde yaşanılan toplumun düşünce dünyasını, kültür tarihini bilmeleri gerekmektedir. Avrupalıların dünyaya nasıl baktıklarını, Türkleri, Müslümanları nasıl tanıdıklarını merak etmek durumundalar. Böyle yapmak, davranmak birlikte yaşanılan insanlara, Avrupalılar’a, Almanlar’a ve Hollandalılar’a vakit ayırıp, öğrenmek anlamına gelmektedir. Avrupalılar’ın siyasi ve sosyal yapıları, dini anlayışları ve gelenekleri, tarihsel anıları ve tecrübeleri, kendi aralarındaki mücadeleleri gibi, bir çok konuyu öğrenmek, gerçek ilişkinin temellerini oluşturur” (van Bommel, A. s.10).  

Avrupa’da bu yönde bir dil ve kimlik geliştirmek, günümüzde olduğu gibi, ‘Ankara’nın uzun kolu’ suçlaması yerine, Türkiye ve Türk kültür değerlerinin, Avrupa Türkleri kimliğini zenginleştiren değerler olarak değerlendirilmesini sağlayacaktır. Hatta Avrupa Türkleri, geliştirecekleri bu dil ve kimlik ile, başta Türkiye olmak üzere, kültür ve maneviyat coğrafyamıza beklenenden daha faydalı olacaklardır. Çünkü bu dil, Avrupa Türkleri için, bugün olduğu gibi, içe kapalı bir topluluk yerine, dışa açık ve farklı olana ilgi gösteren, insanlığın yardımına koşan, sürekli vermeyi önceleyen bir dil ve kimlik modelidir.

Bu çerçevede; Avrupa Türklerinin, yeni bir dil, yeni bir kimlik geliştirme sürecinde, kültür ve medeniyet tarihimizden örnek alabilecekleri isimlerden ikisi, hiç şüphesiz Hoca Ahmed Yesevî ve Sarı Saltuk’tur. Her iki tarihi referansın, felsefi dünya görüşleriyle, insan tasavvurlarıyla, tarihsel tecrübeleriyle, uygulamaları ve yaşamlarıyla, farklı olana sınırsız ilgileri gibi düşünceleriyle, Avrupa Türklerinin geliştirecekleri yeni dil ve söylem için mesajları bulunmaktadır.

Ahmed Yesevî ve 21.yüzyıl
Yaygın bir kanaat doğrultusunda, üstad Fuat Köprülü’nün, ‘Türk Edebiyatında ilk Mutasavvıflar’ eseriyle, yeni nesillerin gündemine giren Hoca Ahmed Yesevî, Türklerin İslam’la haşır neşir olmalarını sağlayan en önemli isimler arasında yer alır. İslam’ı Türkçe anlatan ve yazan Hoca Ahmet Yesevî ’nin  öğretisi, Türkistan coğrafyasında doğmuştur. Daha sonra, Anadolu ve Balkanlara ulaşmıştır. Avrupa Türkleri düşünürlerinden Mahmut Aşkar’ın şu ifadesine göre: “Şayet Hoca Ahmet Yesevî’nin “asa”sından kasıt; Anadolu’dan Avrupa’nın içlerine göç etmiş torunlarının Yesevî öğretisini ete kemiğe büründürmek ise...” (Aşkar, M. REFERANS Mayıs 2016), Hoca Ahmed Yesevî anlayışı artık Avrupa’dadır. Önemli olan mesele ise, bu anlayışın idrakine varılmasıdır.  

Kendisine örnek olarak, hikmet ve ahlak sahibi Hz. Muhammed’i şeçen Hoca Ahmed Yesevî’nin düşünceleri, onun muhteşem eseri Divani Hikmet’de toplanmıştır. Örneğin, yüzyıllardır insanlığa yol gösterdiği gibi, bugün de, 21. Yüzyıl insanına da hitap eden Hoca Ahmed Yesevî’nin şu iki hikmeti, küresel sorunlara işaret etmektedir:

Sözü söyledim, her kim olsa cemale talip,
Canı cana bağlayıp, damarı ekleyip,
Garip, yetim, fakirlerin gönlünû okşayıp
Gönlü kırık olmayan kişilerden kaçtım ben işte.

Hoca Ahmed Yesevî bu Hikmet’te kısaca şöyle diyor: ‘Kim Yüce Allah’ı görmek istiyorsa, Cemalullah’a talipse insanlar arasında ayırım gözetmeksizin hareket etmeli, garip ve yetimlere şefkat göstermeli, her istediğine kavuşmuş, sıkıntı çekmemiş kişilerden de uzak durmalıdır. Gönlü kırıklarla birlikte olunmasını istiyor.’

Nerde görsen gönlü kırık, merhem ol
Öyle mazlum yolda kalsa, yoldaşı ol
Mahşer günü dergahına yakın ol
Ben-benlik güden kişilerden kaçtım ben işte.

Bu Hikmet’te ise, “nerede gönlü kırık birini görürseniz onun derdine derman olun. Haksızlıǧa uǧramış biri yolda kalsa, onu yalnız bırakmayın ona yoldaş olun. Mahşer gününde yüce Allah’ın dergahına yakın olun. Benlik güden, ben ben diyen kişilerden de her zaman kaçın”  (Güngör, V. s. 22, 24) diyor.

Sadece bu iki Hikmet’ten de anlaşılacağı üzere, Hoca Ahmed Yesevî’nin âlemşümul öğretisi ve kullandığı dil, hiç şüphesiz, kültür kodlarımızı oluşturmakta ve Avrupa Türkleri tarafından keşfedilmesini beklemektedir. Ayırım yapmadan, garip, yetim, yalnız, ezilen, horlanan ve haksızlığa uğramışlara empati yapabilme kabiliyeti geliştirmek, ne yazık ki günümüz insanının muhtaç olduğu hasletlerdir.

Sarı Saltuk’un mesajı
Sosyolog Musa Taşdelen’e göre: “Sarı Saltık ve Aşireti Anadolu’dan Balkanlara Bizans’la yapılan bir anlaşma sonucu yerleşen ilk Müslüman Türk topluluğudur, denilebilir. …Sarı Saltık’ın Aşireti, Avrupa’da Hıristiyan toplumlar içerisinde Müslüman azınlık olma tecrübesini yaşamıştır. Küresel bir ufka sahip olan Sarı Saltık, Japonya’dan Polonya ve Portekiz’e, Saray Bosna’dan Afrika’ya kadar geniş bir coğrafyada var olabilmenin kültürel kodlarını geliştirmeye çalışmıştır…” (van Bommel, s.13).  
Çok kültürlü bir toplumda var olma ve varlığı devam ettirebilmede Sarı Saltuk tecrübesi, Avrupa’daki Türk gençleri için başlı başına bir örnek teşkil etmektedir. Sarı Saltuk’u, Sarı Saltuk yapan, Kur’an ve Hadislere derin hakimiyetinden kaynaklanan olağanüstü özgüveni başta olmak üzere, o yüzyılda, içinde yaşadığı insanların inandıkları kutsal kitaplara, İncil ve Tevrat’a da hakim olması en önemli özelliklerindendir.

Öğrencilik yıllarından itibaren yabancı dillere ilgi göstermesi, bazı kaynaklara göre on iki dil bilmesi, farklı olana sınırsız ilgi duyması, sürekli seyahat etmesi, insanları din,dil, kültür, renk, düşünce farkı gözetmeksizin kabul etmesi, Sarı Saltuk’un diğer özellikleri arasında yer almaktadır. Sarı Saltuk esasen Kur’anı, samimiyet ve dürüstlük için bir ilham kaynağı olarak yorumlarken, dostluktan daha ziyade kardeşliği ve birbiri için hazır olmayı savundu. (van Bommel, A. s. 193).

Sarı Saltuk’un mesajı somut olarak; neye niçin inandığınızı bilmek ve inancınızın bilincinde olmak, özgüven sahibi olmak, farklı olana ilgi duymak, değişik toplulukların dil, kültür ve tarihlerini öğrenmek, seyahet etmek, meraklı olmak, insanlara karşılıksız yardım etmeye her dem hazır olmak. Bu özelliklerin, günümüzde anlamı, kamu ve kültür diplomasisine önem vermektir.  

Sonuç
Avrupa Türklerinin, ortaya koyacakları yeni anlayış, gelişterecekleri yeni dil ve şekillendirecekleri yeni kimlik konseptinde, aslında yitirilen değerlerin önemli bir yeri olacaktır. Hoca Ahmed Yesevi ve Sarı Saltuk örneklerinde görüldüğü gibi, o değerlerin yeniden bilinmesi, hatırlanması, keşfedilmesi ve güncellenmesi gerekmektedir. Kültürel hafızamız ve medeniyet anlayışımızda, insan tasavvurumuzda bu değerler yeterince mevcuttur. Tarihin akışı içinde bu doğrultuda kültür kodları geliştirilmiştir. Avrupa Türkleri olarak bu kodlara asla yabancı değiliz. Türkistan’da, Hindistan’da, Anadolu’da, Balkanlar’da farklı olanla birlikte yaşama tecrübesi ve sanatına sahibiz. Böyle tarihi bir mirasımız var. Çok sayıda rol modeline sahibiz. Hoca Ahmed Yesevi ve Sarı Saltuk başta olmak üzere, Mevlana Celaleddin Rumi, Ahi Evran, Nasrettin Hoca, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli, Sadreddin Konevi gibi tecrübelere sahip olmak gibi bir şansımız var. Yüzyıllar içinde, millet olarak toplum-u kamil’ ve ‘fütüvvet’ –karşılıksız vermek-, gibi, insanlığa örnek olabilecek bir anlayış geliştirmişiz. Farklı olanla birlikte yaşamak, iyi ilişkiler kurmak, bizim için zül değildir. Geçmişte başarılan birlikte yaşama kültürü kodları, Avrupa’da geliştireceğimiz yeni bir dil ve kimlik için ilham kaynağı olabilir. Bu hasletimizi yeniden başarılabiliriz. Ortaya konulacak bu dil ve kimlik, içinde yaşadığımız çağ ve hassaten kıta Avrupa’da, dininden, renginden, milliyetinden, statüsünden, kültüründen, cinsiyetinden velhasıl farklı oluşundan dolayı ötekileştirilen zihniyete verilecek en güzel örnek olabilir. Bu dil ve kimlik aynı zamanda Avrupa Türklerinin, onurlu bir varoluş mücadelesinin de olmazsa almazıdır.

Veyis Güngör, Aralık 2020, REFERANS Dergisi, Sayı 59.

Kaynakça:

Van Bommel, A. “SARI SALTUK, Soefi, monnik, priester of rolmodel voor dialoog”, Türkevi Yayınları, 2020, s.10

Aşkar, M. “Hoca Ahmet Yesevî veya Evrensel Dinin Evrensel Dili”, REFERANS Mayıs 2016, s. 11

Güngör, V. “Musa Yıldız ile Divan-ı Hikmet Okumaları, Birinci Hikmet Notları”, Bengü ve Türkevi Yayınları, 2020, s. 22-24

Taşdelen, M. “Sarı Saltuk Hakkında”, aktaran van Bommel, A. ““SARI SALTUK, Soefi, monnik, priester of rolmodel voor dialoog”, Türkevi Yayınları, 2020, s.13

Van Bommel, A. “SARI SALTUK, Soefi, monnik, priester of rolmodel voor dialoog”, Türkevi Yayınları, 2020, s. 193

Reageren is niet mogelijk